Edebiyatı büsbütün bir katarsis olarak görmek mümkün.
İkinci öykü kitabı Anlaşılmayan, yayınevimiz etiketiyle Kasım 2025’te yayımlanan Atakan Boran ile söyleşi.
Yaşamanın kendisini pekala bir görev olarak düşünebiliriz. Ama bazen insan durup neden diye sorduğunda bahsettiğiniz “saçma” çıkıyor ortaya. Ben kişisel olarak bu “saçma” ile barışmış biriyim. Bu yüzden bir şekilde, hayatın akışına bırakıyorum kendimi. Bedeli neyse ödemeye hazırım.
1. “Kuyu”, “Yerden Yüksek” ve “Düşman” öykülerinde mekân neredeyse karakterin bilincinin uzantısı hâline geliyor. Bu “ruhun mimarisi”ni nasıl kurdunuz?
Nereye gidersek gidelim, zihnimizden kaçamıyoruz. Kuyruğunu yiyen yılan misali, hep ardımızdan kovalıyor düşünceler. Zaman zaman çıkmaza düştüğümüz, kendimizi iyiden iyiye kapana kısılmış hissedettiğimiz anlar olur. Bu sıkışmışlık hissini dillendirmek istediğim öyküleri sıralamışsınız. Bazen insan o denli kafasının içindekiyle yaşar ki mekân sadece bir dekora dönüşür. Mimari olarak kastedilen şey, düşüncelerin giriftliğiyle ilintili. Bunu, bir kişinin hikâyesi üzerinden, mekân ve zaman boyutuyla aktardığınızda, bu mimariyi- giriftliği görüyorsunuz sanırım.
2. “Sinek, Kedi ve Ben”de gerçeklik ile yanılsama arasındaki sınır belirsizleşiyor. Siz bu öyküde okurun neye inanmasını, neyi sorgulamasını istediniz?
Bazı öyküler kendi evrenini yaratıyor. Suçluluk, yalnızlık, adalet, vicdan gibi konular üzerinden bulanık bir bilincin anlatıldığı bir öykü Sinek, Kedi ve Ben. Gerçeküstü bir tonda başlamasına rağmen aslında sert bir gerçeği okura aktarıyor. Adalet duygusunu içimizde sağlayamazak bunun yaratacağı suçluluk ile yüzleşmek durumunda kalırız. Okur, sanırım buradan yola çıkarak çıkarımlarda bulunacaktır.
3. “Kebelek”te Down sendromlu kardeş figürünü son derece sert, yer yer rahatsız edici bir gerçeklikle anlatıyorsunuz. Bu öyküde acıma duygusuyla kızgınlık arasındaki ince çizgiyi nasıl korudunuz?
Down sendromlu birinin hikayesi elbette dikkat çekicidir. Ancak özel durumu olan bir çocuğun ailesinin hikayesi de bambaşka oluyor haliyle. Böyle bir kardeşle büyümenin zorlukları, sorumlulukları azımsanmayacak kadar fazla. Bu insanlar hayatları boyunca kardeşlerinin gölgesinde kalabiliyorlar. Burada şu iki zıt düşünceyi dile getirmek istedim:
Evet kardeşimin özel bir durumu var, bu yüzden daha fazla sorumluluk almalıyım, ailemin onunla daha fazla ilgilenmesinden rahatsız olmamalıyım.
Hayır ben de diğerleri gibi sıradan bir hayat sürmeliyim, ailemin sevgisini doya doya hissetmeliyim.
Kebelek öyküsü bu zıt duygular arasında gidip gelen bir öykü. Bu çizgiyi nasıl korudum? Çünkü ben de o çizginin ne bu yanındayım ne de öte yanında.
4. Birçok karakterinizin bir “görevi” var ama bu görev hep saçma, anlamsız ya da imkânsız. Bu motif sizce modern insanın kendi varlığını meşrulaştırma çabasına mı karşılık geliyor?
Yaşamanın kendisini pekala bir görev olarak düşünebiliriz. Ama bazen insan durup neden diye sorduğunda bahsettiğiniz “saçma” çıkıyor ortaya. Ben kişisel olarak bu “saçma” ile barışmış biriyim. Bu yüzden bir şekilde, hayatın akışına bırakıyorum kendimi. Bedeli neyse ödemeye hazırım.
Karakterlerim kendilerine mutlaka bir görev ediniyorlar. Herhangi bir gereklilikleri, maddi ihtiyaçları olmasa dahi bir “şeyler” yapmak zorundalar. Anlamsızı unutmak, biri için, birileri için ve en çok de kendileri için buna mecburlar çünkü. Varlığını meşrulaştırma çabası diyebiliriz buna sanıyorum.
5. Öykülerde bir “yazma”, “not alma”, “kayıt tutma” eylemi var. Bu, insanın varoluşunu belgeleme isteğinin bir yansıması mı? Yazı sizin için de böyle bir hayatta kalma biçimi mi?
Soru, içerisinde benim vereceğim cevabı da taşıyor. Hepimiz ölümün tüm dehşet vericiliğine karşın hayata iz bırakma arzusu taşıyoruz. Fotoğraf çekerek ânı kalıcı hâle getirmekle benzer bir işleve sahip yazmak. Evet yazı benim için bir hayatta kalma biçimi. Varlığımı duyurma fırsatı buluyorum böylelikle. Karakterlerim için de bu durum elbette geçerli. Ancak öykü gereklilikleri açısından “not almak” farklı işlevlere sahip olabiliyor. Bazen bir karakterin takıntılı yanının, bozuk duygu durumunun bir göstereni ya da bazen yazarla anlatıcı arasında kafa karışıklığı yaratması için bilinçli bir tercih.
6. Dilde kara mizah ve ironi önemli bir rol oynuyor; acı, yer yer gülünçleşiyor. Bu mizah sizce bir savunma mekanizması mı, yoksa anlatının doğal tonu mu?
Mizah çoğu zaman acıya karşı bir savunma mekanizmasıdır, bu doğru. İçerik olarak çoğu zaman ağır, acı verici konulardan oluşuyor öykülerim. Böyle konuları yazarken bahsettiğiniz kara mizaha ve ironiye başvurmak bence metnin bir ajitasyona dönüşmesine engel oluyor. Üstelik bunun okumayı daha keyifli hâle getirdiğini düşünüyorum.Hangimiz Oğuz Atay okurken tebessüm etmiyoruz, anlattığı oldukça karanlık şeyler olmasına rağmen. Bence sorunuzun cevabı biraz da burada saklı. Karanlık öyküler kaleme aldığım için doğal olarak kara mizah ve ironiye başvuruyorum. Sorunuzdaki o mu yoksa bu mu ayrımında bir seçimde bulunamıyorum gördüğünüz gibi. Bence her ikisi.
7. Kitap boyunca tekrar eden imgeler -su, kuş, karanlık, televizyon sesi, baba, ölüm- metinler arası bir bağ kuruyor. Bu imgeleri yazarken bilinçli bir sistem mi kurdunuz, yoksa metin kendi içinde mi örgütledi onları?
Yazma serüvenim bu kadar hesaplı ve planlı değil açıkçası. En azından bilinç düzeyinde, özel olarak bu imgelere değinmek için bir çaba harcamıyorum.
Bazen bir pipo sadece bir pipodur. Bazense bir pipo sadece bir pipo değildir. Benim metinlerimdeki bağların hangi açıdan değerlendireceği okurun takdirinde diye düşünüyorum.

Sığınak mı yüzleşme biçimi mi? Edebiyatı büsbütün bir katarsis olarak görmek mümkün.
8. İlk kitabınızın ardından bu yeni dosyanın çalışma süreci ve sonrasından da biraz bahseder misiniz? Dosyanın hazırlanışı, editöryal süreç nasıl geçti?
İlk kitabım “Şey veya Şeyler”in yayınlanmasının üzerinden dört yıl geçtikten sonra basıldı Anlaşılmayan. Bu dört yıl boyunca edebiyattan hiç kopmadım. Yazmaya, dergilerde yer almaya devam ettim. Romana kıyasla öykünün şöyle bir avantajı var, kısa bir öykü yazıp yayımlatabiliyor ve her yazarın ihtiyaç duyduğu o motivasyonu kısa süreliğine de olsa elde edebiliyorsunuz.
Günlük hayatımda konuşkanlığımla, geveziliğimle bilinen bir insan değilim. Az konuşur, çok okur, az yazarım. Yazarak kendimi var etmeye çalışıyorum. Yazdığım öyküler yeterince çoğalınca yayımlatmak istedim elbette. Birkaç büyük yayınevine dosyamı gönderdim, okunduğuna bile emin olamadan uzun süre bekledim. Sonra bir gün, neden dosyamı Vacilando’ya göndermiyorum diye sordum kendime. Yayınevindeki birçok isimle benzer dergilerde öykülerimiz yayımlanmıştı. İşini seven, düşük bütçeyle gerçekten edebiyat için bir şeyler yapmaya çalışan insanlardan oluşan bir topluluk Vacilando. Bir şekilde benim edebiyat anlayışımla onların yayın çizgisi örtüşüyordu. Uyumlu bir yazar-yayınevi ortaklığı oldu bizimki.
Editörüm Öznur Unat, dosyayı defalarca okumuştur. Bir öykü yazarının dosyama editör olması benim için büyük bir şans. Çünkü sizin takıldığınız yere o da zaten takılmış oluyor ya da sizin hislerinizi siz dile getirmeden çoktan anlıyor. En az benim kadar heyecanlıydı Öznur Hanım. İyi bir iş ortaya çıkarmak için dosyaya çok çalıştık. Mustafa Bey de ayrıca dosyayı birkaç kez okuyup geri dönüşlerde bulundu. Editöryel süreç konusunda Vacilando yayınevi gerçekten takdiri hak ediyor. Bir şeyi yapmak ile bir şeyi içinden gelerek, isteyerek yapmak arasında büyük bir fark var. Vacilando’da herkes işini severek yapıyor.
9. Son olarak: “Anlaşılmayan”ı yazarken kişisel tarihinizle edebiyat arasında nasıl bir mesafe koydunuz? Yazmak sizin için bir sığınak mı, bir yüzleşme biçimi mi?
İlk kez bir şeyler kaleme alanlar aslında hep kendini anlatır. Kalem ustalaştıkça yazarın kendisiyle metni arasına mesafe koyduğu söylenir. Buna şu açıdan da bakabiliriz; belki zamanla yazar kendini gizlemek konusunda maharet kazanmıştır. Yazarken mümkün olduğunca kendimden uzaklaşmaya çalışıyorum. Bunun mümkün olup olmadığına emin değilim ama bu konuda bir gayret gösteriyorum. Kitabın başındaki Beckett alıntısını bu mesafeyi vurgulamak için seçtim.
Sığınak mı yüzleşme biçimi mi? Edebiyatı büsbütün bir katarsis olarak görmek mümkün. Fakat ben hiç yazayım da rahatlayayım diye düşünmedim. Edebiyat başlı başına bir sığınak bence. İyi bir metin okurken nasıl dünyadan soyutlanıyorsam yazarken de benzer bir şey hissediyorum.

